TÜKETİM ÜZERİNE

*TÜKETİM VİRÜSÜNÜN YÜZYILLIK ÖYKÜSÜ
  Dr. Veli Sırım

   Ford'un açtığı bu çığır, kısa zaman içinde Amerika ve diğer Batı ülkelerini kitlesel üretim yapan fabrikalarla doldurdu.
Üretmek güzeldi, ama tüketen olmadıkça bir anlamı yoktu. Üretilenin tüketilmesi, bir başka ifadeyle TÜKETTİRİLMESİ gerekiyordu. Bunun için prensip olarak "ihtiyaçların sınırsız ve arzuların doyurulmaz olduğu" anlayışından hareket edildi ve o doğrultuda çözümler arandı. Derken, zamanla bütün dünya insanlarını ahtapotun kolları gibi kavrayacak bir formül bulundu:

"Mutlu olmak için çok tüket. Çok tüketmek için çok satın al. Çok satın almak için, çok paran olmalı. Çok paran olması için çok çalış. Çok parayla daha çok tüket."

Bu formülün uygulanması son derece kolay oldu. Çünkü çıkarılan her yenilik kısa bir zaman sonra yerini bir başka yeniliğe bırakıyordu. Ürünler genellikle tek veya az kullanma özelliğiyle üretiliyor, böylece uzun süreli kullanımın önüne geçiliyordu. Ayrıca yapılan reklamlar ve propagandalarla yenilikleri takip etme, lüks tüketim ve markalar sosyal statünün bir gereği olarak yansıtılıyordu. Böylece insanların arzularını tatmin dereceleri sürekli olarak daha yükseklere çekildi.

TÜKETİM KÖLELİĞİNE ADIM ADIM

Bu esnada insanlık iki dünya savaşı yaşadı. Özellikle İkinci Dünya Savaşının ardından gelen soğuk savaş yıllarında başta silah üretimi olmak üzere, kontrolsüz bir üretim gerçekleşti. Özellikle savaş yıllarında silah sanayiine büyük yatırımlar yapan patronlar, soğuk savaş döneminde ister istemez başka sektörlere kayma ihtiyacı duymuşlardı. Bu durum üretimle tüketim arasındaki dengeyi büsbütün bozmuştu. Üretim fazlalığı, ister istemez Batı ülkelerini ekonomik durgunluğa sürükledi.
1960'lı yıllara gelindiğinde Batı ekonomilerini çöküşün eşiğine getiren durgunluğun imdadına bir "cankurtaran" yetişti: TELEVİZYON.
Televizyon, tıpkı Truva Atı gibi kısa zamanda hemen her eve girdi. Hayata giren ve hayatı istediği gibi yönlendiren cam ekranla birlikte, tüketim her geçen gün daha da büyüdü ve bir canavara dönüştü. İnsanlar o canavarın gönüllü birer kölesi oldular.

NE KADAR TÜKETİM, O KADAR MUTLULUK

Tüketimden çok büyük kârlar elde eden üreticiler mutluluğun ölçüsünü "NE KADAR TÜKETİRSEN" şeklinde koymuşlardı. Çünkü sonsuz ihtiyaçlar ve arzular sürekli tüketimle tatmin edilebilirdi. Ancak kitle iletişim araçları ve özellikle reklamın büyülü gücü kullanılarak insanlara "Sen de bir kral olabilirsin, sen de zirveye çıkabilirsin" telkinleri yapıldı. Durmadan harcayan ve en lüks, en gösterişli hayatı yaşayan kişiler örnek olarak gösterildi. İnsanlar bu yolla bir prestij yarışına sokuldu.
Gerçi yer yer "Kendinize daha fazla zaman ayırın, özgürlüğün tadını çıkarın" gibi söylemler de duyuluyordu. Ama bunu söyleyenlerin çoğu, yine yeni geliştirilen ve hayatı kolaylaştırma iddiasıyla piyasaya sürülen "teknoloji harikası" bir ürünün tüketilmesi ve tükettirilmesi amacını taşıyorlardı. Bu telkinlere kapılan insanlar, çıkan her ürünü alabilmenin yollarını aradılar. Bütün gelirlerini harcamaya ayırdılar. Bu da yetmeyince borçlandılar. Bankaların "câzip" kılıfı altında sundukları borç bataklığına gönüllü olarak girdiler.
Ve Batı dünyası tüketim toplumunun tipik örneği olarak, "atmaya hazır" insanların ve "atılmaya hazır eşyaların" arenası haline geldi. Hem de, "Para en yüce değerdir; zengin ol da nasıl olursan ol; en büyük başarı zengin olmaktır; yeter ki köşeyi dön, nasıl döndüğün önemli değil" gibi sloganların acımasızca uygulandığı bir arena.
Batı toplumu 20. yüzyıl boyunca işte bu zihniyetle çalıştı, üretti ve tüketti.
Sonuçta insanlara vaat edilen kendine ve sevdiklerine ayırabileceği boş zaman, mutlu ve özgür bir hayat iddiaları kof birer iddiadan ibaret kaldı. Rahat yaşam ise boş bir hayal olarak kaldı ve insanlara adeta şöyle denildi:
"Rahat yaşamak için hayat boyu sıkıntı çek!"
Elbette, hızla yayılan ve tüm insanlığı tehdit eden tüketim virüsüne karşı antivirüsler de ortaya çıktı. Hem de, yine tüketim hastalığının kronikleştiği zengin Batı ülkelerinde. Bizim şimdilerde farkında olmadan, zoraki gittiğimiz bu yollardan Batı dünyası çoktan geçmiş; hattâ geri dönüşe geçmişti...



*KÜBA'DA SAKSILARLA DANS
  Dr. Veli Sırım
   1989 yılı tüm dünya ülkelerini, hattâ haberi olsun-olmasın bütün insanları derinden etkileyen bir gelişmeye sahne oldu. Bu gelişme, yenilmez ve yıkılmaz olarak görülen Sovyetler Birliğinin dağılmasıydı. Doğu Blokuna dahil ülkeler birden bire kendilerini tek başına kalmış ve ayakta durma çabasına girmişti.
Bu ülkelerden birisi de, çoğumuzun sadece adını bildiği, bizden binlerce kilometre uzaklıkta, bir ada devleti olan Küba’ydı.
   Küba halkının geçim kaynağı ağırlıklı olarak tarımdı. Fakat böyle olmasına rağmen, gıda ürünlerinin bir kısmı Doğu Bloku ülkelerinden geliyordu. Bir kısmı da köylerde üretiliyordu. Kendi ürettiği tarım ürünleri için gerekli finansmanı için büyük ölçüde dışarıya, daha doğrusu diğer Doğu Bloku ülkelerine bağımlıydı.
   Küba, 1989 yılına kadar Doğu Bloku Ülkelerinden sağladığı mali destekle 1 milyon 300 bin ton suni gübre, 17 bin ton yabani ot mücadele ilacı (herbisit) ve 10 bin ton tarım zararlılarıyla mücadele ilâcı (pestisit) alıyordu. Çöküşün ardından Küba tarımı büyük bir darboğaza girdi. Halk temel gıda ürünlerini dahi temin edemez hale gelmişti.
 
   KÜBALI ÖĞRETMENİN SAKSILARI
   Havanalı öğretmen Maria Felix Bonome, tıpkı ülkesi Küba gibi büyük ekonomik kriz içindeydi. En temel gıda maddelerini dahi alamıyordu. Çünkü fiyatlar el yakıyordu. Öğretmenlikten aldığı maaş ise, en zorunlu ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzaktı.
Öğretmen Maria’nın zihni sürekli bir çıkış yolu aramakla meşguldü. Ama aklına hemen geliveren çözümleri gerçekleştirmeye imkânı yoktu.
   Bir okul dönüşü, evinin küçük bahçesindeki tahta sandalyesinde otururken, yine ekonomik sıkıntılarını düşündü. Bahçesindeki üç-beş çiçek saksısını boş gözlerle süzdü. “Şimdi bunların yerine koca bir tarlam olsaydı” diye iç geçirdi. Çünkü o zaman istediği gibi tahıl üretir, sebze-meyve yetiştirirdi. Hem kendinin ihtiyacını karşılar, hem de diğer insanlara satıp bol bol para kazanırdı.
Birden aklına şimşek çakarcasına bir fikir geldi. “Neden olmasın?” dedi. “Tarlam yok, ama bu küçük bahçe ne güne duruyor?” ifadesi dilinden dökülürken, büyük bir heyecanla ayağa kalktı. Kafasında beliren proje, çok net değildi belki. Ancak ilk adımı atma cesaretini göstermişti bir kere.
   Maria öğretmen saksı olarak kullanabileceği ne varsa çevreden toparladı. Her birinin içine toprak koydu. Ardından hepsine çeşitli sebze tohumları ekti. Onun bu hummâlı çalışmalarını ise komşuları biraz şaşkınlık içinde, biraz da acıyarak izliyorlardı.
Bu girişiminin kazandırdığı faydalar kısa zamanda kendini göstermeye başladı. Aynı şehirde yaşayan diğer insanlar yiyecek sıkıntısı nedeniyle homurdanırken, Maria kendi ailesi ve yakınları için gerekli bütün ihtiyaçları karşılıyordu.
   Zamanla Maria bu faaliyetlerini daha örgütlü hale getirmeye karar verdi. Fikir ve planlaması tamamen kendine ait olan bir şehir çiftliği kooperatifini oluşturmak için kolları sıvadı ve adını “Organiponico” koydu.
   Bu hareketin de başarısı kısa zamanda anlaşıldı. Havana’da yaşayanlar yavaş yavaş çatılar ve balkonlar da dahil, buldukları her yerde sebze yetiştirmeye başladılar. Bunun üzerine şehirdeki otoriteler bir Şehir Tarımı Müdürlüğü kurarak insanlara organiponico hakkında teknik danışmanlık, tohum ve tarım için bedava toprak vermeye başladılar.
   Maria başlattığı bu hareketten dolayı çok memnundu. “Tek ihtiyacımız olan şey ellerimiz. Ve artık etrafımızdaki insanlarla çok güzel ilişkiler içindeyiz. Hepimiz şehrimizi güzelleştirmek için birlikte çalışıyoruz. İnsanların ihtiyacı olan sağlıklı yiyeceği ucuza üretiyor, ihtiyacı olanlara da ücretsiz olarak dağıtıyoruz” diyordu.
   Maria öğretmenin başlattığı şehir tarımı projesi, tüm Küba için bir hayat öpücüğü olmuştu.
Bugün Havana’da yaşayan yaklaşık 30 bin kişi organik şehir tarımıyla doğrudan uğraşıyor ve 8 bin şehir çiftliğinde üretim yapılıyor. Adanın sebze ihtiyacının yarısı kırsal alanlarda değil şehirlerde yetiştiriliyor ve bunun % 30’luk aslan payı Havana’ya düşüyor. Şehir tarımı modeliyle Küba’nın yıllık üretim artışı % 300’lere varmış durumda. Resmi istatistiklere göre Küba’nın pirinç ihtiyacının % 65’i, taze sebze ihtiyacının % 46’sı, meyve ihtiyacının ise % 38’i şehir çiftliklerinde yetiştiriliyor. Üstelik bu çiftliklerde yetiştirilen ürünlerin hemen hepsinde organik yöntemler kullanılıyor. Özellikle Havana’da kimyasal tarım ilâçlarının kullanımı tamamen yasaklanmış bulunuyor.
Bu harekete çoğunluğunu işsizlerin oluşturduğu genç nüfus için de önemli imkânları beraberinde getirmiş. Bir yandan şehir tarlalarında çalışıp gelir elde ederken, diğer yandan kendi yetiştirdikleri sebzelerin topraktan çıktığını görmekle büyük bir haz yaşıyorlar.
   Maria öğretmenin öncülüğünü yaptığı şehir tarımının ülkemizde uygulanması belki bir hayal görülebilir. Belki ihtiyaç da duyulmayabilir. Çünkü tarıma uygun çok geniş alanlarımız var. Çünkü, Küba’nın şartlarına göre kıyas bile edilemeyecek seviyede zenginliklere sahibiz.
   Ama her ne olursa olsun, şehir hayatını yaşayan milyonlarca insanımız için Maria öğretmenin hayat hikâyesinden çıkaracağımız belki onlarca ders olduğunu bir düşünelim…

0 yorum:

Yorum Gönder